SEYİRCİ TOPLUMU!
Şiddet karşısında tarafsızlık gerçekten mümkün mü?
Geçtiğimiz günlerde bir pide kuyruğunda, kucağında bebeği olan bir baba ve 14 aylık kızı şiddete maruz kaldı. Bir çocuğun korku dolu bakışları ekranlara yansıdı. O an sadece bir kavga değildi; o an, sabrını ve belki de sağduyusunu kaybetmiş bir toplumun aynasıydı.
Saldırıyı gerçekleştiren kişinin kendisini “aşiret reisi” olarak tanıtması ise meselenin yalnızca bir öfke patlaması olmadığını düşündürüyor. Bu, bireysel bir kavganın ötesinde, “bana bir şey olmaz” duygusuyla yapılan bir güç gösterisi değil miydi?
Gücünü kalabalıktan, unvandan ya da korkudan alan bir anlayışın karşısında; kucağında bebeğiyle sırada bekleyen bir baba vardı. İşte tam da burada mesele büyüyor.
Aynı günlerde bir kadının daha hayatına son verildi. Bir sokak hayvanı tekmelendi. Haberler değişiyor; ama şiddetin yöneldiği yer değişmiyor: Güçsüz olan.
Bir çocuk, bir kadın ya da bir hayvan… Güçsüz olanın kimliği değişir; fakat ona yönelen şiddetin kaynağı aynıdır: Gücü kendinde hak gören karanlık bir zihniyet.
Çocuğa şiddeti “terbiye” diye geçiştirenler,
Kadın cinayetinde “ama o da…” diye başlayan cümleler kuranlar,
Hayvana şiddeti “abartmayın” diyerek küçümseyenler…
Şiddeti savunanların çoğu kendini kötü biri olarak görmez.
“Ama bana çok iyiliği oldu.”
Bir insanın size iyi davranması, onun başkasına yaptığı kötülüğü silmez. “Ama bana çok iyiliği oldu” demek, farkında olmadan karanlığa verilen bir kredidir. İyilik seçici olamaz; merhamet kişiye ya da duruma göre değişmez.
Şiddet uygulayan kadar,
Şiddeti küçümseyen,
Gerekçelendiren,
Sessiz kalan da sorumludur.
Masuma yönelen şiddet karşısında tarafsız kalmak mümkün değildir. Çünkü tarafsızlık çoğu zaman güçlüden yana durmaktır. Bu yüzden mesele yalnızca bir olay değil; nasıl bir toplum olmak istediğimizdir.
Belki de yaşadığımız tam olarak budur. Eski değerler çökerken, yenilerini inşa edemediğimiz bir eşikteyiz. Antonio Gramsci’nin dediği gibi: “Eski olan ölürken, yeni olan henüz doğmamışsa, canavarların zamanı yaşanır.”
Soru şu: Biz bu karanlıkta seyirci mi kalacağız, yoksa yeni olanı inşa etmeye mi cesaret edeceğiz?