15 Mayıs 2026 Cuma
SON DAKİKA

KENDİNİ İMTİYAZLI SANMAK…

Yayınlanma: 15.05.2026 11:52 · Yazar: Abdülkadir Demir

İmtiyaz…

İnsanın kendini halkın içinden sıyırmasıdır.

Onların oturduğu yere oturmamak,

yediği yemekten yememek,

Herkesin girdiği kapıdan girmemek, sıradan her araça binmemek…

 

Kısacası her konuda kendini bir adım önde görmek,

“En iyisine ben layığım” düşüncesini kalpte taşımaktır.

 

Oysa bu anlayış, fark edilmeden kalbi kemiren bir hastalıktır.

 

Çünkü tevazu, dinin temelidir.

Kibir ise insanı içten içe çürüten bir zehirdir.

 

Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlar kadar boyun uzayabilir.” (İsrâ, 37)

 

Ve bir başka ayette:

“Allah, kendini beğenmiş ve böbürlenen kimseleri sevmez.” (Lokman, 18)

 

Kibir: İnsanın Kendine Kurduğu Taht

Kibir, insanın kendini olduğundan büyük görmesi ve başkalarını küçümsemesidir. Kur’an’a göre kibir sadece kötü bir davranış değildir; aynı zamanda insanın hakikati kabul etmesini engelleyen bir kalp hastalığıdır. Kibirli insan çoğu zaman gerçeği anlamadığı için değil, kendini üstün gördüğü için reddeder.

 

Kur’an insanın kibirlenmesinin temel nedenlerinden birinin kendini yeterli görmesi olduğunu belirtir:

“Gerçekten insan kendini yeterli gördüğünde azgınlaşır.”

(Alak, 6-7)

 

Bu duygu, insanın sahip olduğu nimetleri kendi gücünün sonucu sanmasıyla büyür. Oysa Kur’an insanın sınırlı ve yaratılmış bir varlık olduğunu hatırlatır:

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağların boyuna ulaşabilirsin.”

(İsra, 37)

 

Kur’an’da kibirin en açık örneği İblis’in tavrıdır. İblis insanı küçümseyerek kendini üstün görmüş ve bu düşünce onu hakikati reddetmeye götürmüştür:

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”

(Araf, 12)

 

Bu örnek kibirin insanı gerçeğe karşı körleştirdiğini gösterir. Kibir büyüdüğünde insan doğruyu görse bile kabul etmekte zorlanır.

Kur’an kibirin karşısına tevazu kavramını koyar. Tevazu, insanın kendini küçültmesi değil; kendini doğru yerde görmesidir. Kur’an bu tavrı şöyle anlatır:

“Rahman’ın kulları yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler.”

(Furkan, 63)

 

İmtiyaz aramak; aslında kendini üstün görmek,

kendine ayrıcalık tanımaktır.

Hâlbuki insanın değeri; makamıyla, kıyafetiyle, bindiği araçla değil, kalbiyle ölçülür.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim)

 

Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur:

“Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir.” (Müslim)

 

Bu hastalık, belli bir kesime ait değildir.

Her meslekte, her ortamda görülebilir.

 

Bir futbolcuda, bir sanatçıda…

Bir hatipte, bir Kur’an okuyanda…

Hatta sürekli camiye gelen bir cemaatte bile…

 

Kimi insan ön safta olmayı alışkanlık haline getirir,

kimi en lüksü arar,

kimi her yerde özel muamele bekler.

 

Uçağa binerken “business class” arayan,

her otele razı olmayan,

“Her şirketle gitmem, her yerde kalmam” diyen…

 

Hatta ibadet yolculuğunda bile imtiyaz peşinde olan…

Oysa hac ve umre; eşitliğin en açık şekilde yaşandığı ibadettir.

İhrama girildiğinde herkes aynıdır.

Zengin-fakir, makam sahibi-sıradan insan farkı ortadan kalkar.

 

Bu konu o kadar hassastır ki,

insan bazen ömrünü bu hastalıkla geçirir de farkına bile varmaz.

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan bir arkadaşın döneminden bir hatıra;,

Bakanlığın  iki girişi vardı.

Biri halk için, biri protokol içindi.

 

Bir gün bir beyefendi protokol kapısından girmek istedi.

Kimliğini sorduk.

 

“Ne yapacaksın kimliği?” dedi sert bir şekilde.

“Burası protokol kapısı, onun için soruyorum.” deyince,

“Fazla konuşma, kafanı kırarım.” dedi.

 

Ben de, “Çok nane yersin!” dedim ve kolundan tutup dışarı çıkarmaya çalıştım.

 

Sonra kendini tanıttı…

Yüksek makam sahibi, bakan danışmanıymış.

 

O gün belki sert bir olay yaşandı ama sonrasında ilginç bir şey oldu.

Aramızda bir samimiyet oluştu.

Zamanla çağırır, çay ikram ederdi.

 

Demek ki bazen insanı uyandıran şey,

karşılaştığı bir hakikattir.

 

Bir başka olay:

Ünlü bir sanatçı, Almanya’da bir arkadaşımızın evine misafir olmuş.

8 yaşındaki küçük kıza,

“Gel beraber fotoğraf çekilelim.” demiş.

 

Küçük kız kabul etmeyince şöyle demiş:

“Benim kim olduğumu bilseydin, koşarak gelirdin.”

 

Ama çocuk… onu olduğu gibi görmüş,

ismini, şöhretini değil.

Belki de en saf bakış budur.

 

Son söz:

İnsan doğarken imtiyazlı doğmaz.

Ölürken de kefende, tabutta, mezarda imtiyaz olmaz.

Rabbimiz katında üstünlük sadece takvadadır:

“Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13)

Öyleyse mesele;

üstün görünmek değil,

Allah katında değerli olabilmektir.

 

 Kur’an’ın verdiği mesaj açıktır: Gerçek büyüklük yalnızca Allah’a aittir. İnsan kendini büyütmeye çalıştıkça hakikatten uzaklaşır; tevazuya yöneldikçe ise gerçeğe yaklaşır.

 

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir. 

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun. 

HAYIRLI CUMALAR