BEŞİĞİN SESİ Mİ, ÇAĞIN GÜRÜLTÜSÜ MÜ?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir süredir yüksek perdeden dile getirdiği “doğurganlık hızı” uyarıları, aslında sadece bir nüfus istatistiğinin çok ötesinde, bir medeniyetin varlık yokluk sancısına işaret ediyor.
TÜİK verilerine göre Türkiye’de doğurganlık hızı 1,48 seviyesine gerilemiş durumda. Bu rakam, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in çok altında. Peki, neden "en az üç çocuk" çağrısı, toplumun geniş kesimlerinde beklenen yankıyı bulmuyor? Neden beşikteki bebek sesi, modern hayatın gürültüsünde kayboluyor?
EKONOMİ Mİ, YOKSA "ANLAM" KRİZİ Mİ?
Sayın Cumhurbaşkanı bu düşüşü sadece ekonomik nedenlere bağlamanın yanlış olduğunu vurgularken, aslında madalyonun bir yüzüne parmak basıyor: Refah arttıkça doğurganlık düşüyor. Tarihsel verilere baktığımızda, Türkiye’nin kişi başına düşen milli gelirinin bugünün beşte biri olduğu dönemlerde doğum oranları çok daha yüksekti. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var; bugünün ekonomisi, dünün ekonomisinden sadece rakamsal olarak değil, "yapısal" olarak da farklı.
Bugün çocuk sahibi olmak, sadece "boğazına bir lokma daha eklemek" değil; eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal statüye kadar devasa bir yatırım maliyeti anlamına geliyor. Ekonomik belirsizlik ve refah payının adaletsiz dağılımı, genç çiftlerin önüne "ya kariyer ya aile" şeklinde keskin bir bariyer koyuyor. Orta sınıfın erimesi, kreş fiyatlarının asgari ücretle yarışması ve barınma maliyetlerinin katlanması, biyolojik saatleri ekonomik saate mahkûm ediyor.
NEDEN OLUMLU SONUÇ ALINAMIYOR?
Erdoğan’ın uyarılarının pratik karşılık bulamamasının temelinde, devletin sunduğu teşviklerin "palya tatif" kalması yatıyor. Bir defalık doğum yardımı veya cüzi destekler, bir çocuğun 20 yıllık yetişme maliyeti karşısında sadece bir sembolden ibaret.
Kadının Çifte Yükü: Modern çalışma hayatı, kadından "erkek gibi" performans beklerken, toplumsal yapı ondan "geleneksel anne" rollerini sürdürmesini istiyor. Esnek çalışma ve kreş desteği gibi yapısal reformlar hayata geçmeden yapılan her çağrı, havada asılı kalıyor.
Geç Kalmışlık Duygusu: Eğitim süresinin uzaması ve iş hayatına atılma yaşının büyümesi, evlilikleri ve dolayısıyla ilk doğum yaşını ($27-29$ bandına) öteledi.
NE YAPMALI? "NÜFUS SEFERBERLİĞİ" ŞART
Eğer bu gidişat tersine çevrilmek isteniyorsa, meseleye sadece ideolojik veya nasihat temelli değil, stratejik ve sistemsel yaklaşılmalıdır: Güvenceli Esneklik: Anneler için sadece doğum izni değil, çocuk okul çağına gelene kadar yarı zamanlı ancak tam sigortalı çalışma modelleri yasal güvenceye kavuşturulmalı.
Eğitimde Eşitlik: Çocuk sahibi olma korkusunun en büyük tetikleyicisi olan "nitelikli eğitim maliyeti" devlet tarafından sübvanse edilmeli; mahalle mekteplerinden üniversiteye kadar eğitim standardı eşitlenmeli.
Konut ve Barınma Teşviki: Çok çocuklu ailelere yönelik kira yardımı veya özel konut kredisi paketleri devreye alınmalı.
Zihniyet Devrimi: Çocuk, sadece ailenin değil "toplumun geleceği" olarak görülmeli; kreşler birer ticarethane değil, kamu hizmeti olarak her mahallede ücretsiz/erişilebilir olmalı. Getty Images Türkiye, demografik bir uçurumun kenarında.
Bu mesele ne sadece AK Parti’nin ne de sadece muhafazakâr kesimin meselesidir; bu, 2050’li yıllarda emekli maaşı ödeyecek genç bulamama, fabrikalarda çarkları döndürecek el kalmaması meselesidir. Vakit daralıyor. Beşiklerin sallanmadığı bir ülkede, geleceğin türkülerini kimse söyleyemez.