20 Ağustos 2026 Perşembe

DUR, DÜŞÜN, TEFEKKÜR ET…

Yayınlanma: 20.08.2026 11:05 · Yazar: Abdülkadir Demir

Bir cemaat, İslâm’ın kendisi değildir!

 

Ölçümüz cemaat değil, hak olmalıdır.

Kendi adıma ve bir Yazar sorumluluğuyla birkaç söz söylemek istiyorum.

Süleymancıları hiçbir zaman İslâm’ın kendisi veya bütün Müslümanları temsil eden bir yapı olarak görmedim. Fakat bugün yapılan operasyonların “İslâmî hizmetlere yönelik bir operasyon” şeklinde yorumlanmasını da doğru bulmuyorum.

Çünkü bir cemaat ile İslâm aynı şey değildir.

 

Yurt dışında imamlık görevinde bulunduğum Fransa’da da benim için unutulması mümkün olmayan bir olay yaşadım.

 

Cenaze hizmetleriyle ilgilenen bir Süleymancı kardeşimiz, yaptığı bir cenaze hizmetine beni de davet etti. Ben de bunu din kardeşliği ve cenaze hizmetine katkı düşüncesiyle kabul ettim.

 

Cenazenin yıkanmasından defin işlemlerine kadar gereken hizmetleri yerine getirdim.

 

Ben bu hizmeti yaparken meseleye hiçbir zaman maddiyat açısından bakmadım. Neticede bir Müslümanın cenazesine hizmet ediyordum. Fakat daha sonra gördüm ki mesele benim açımdan sadece bir cenaze hizmetinden ibaret kalmamıştı.

 

Çünkü verdiğim hizmetin ardından, insanî olarak beklediğim bir teşekkürün, bir “Allah razı olsun hocam” sözünün, bir helalleşmenin dahi açıkça ifade edilmemesi beni düşündürdü.

 

Daha sonra bu konuyu birkaç yerde dile getirdiğimde, bundan rahatsızlık duyulduğunu ve bana karşı bir tavır oluştuğunu hissettim.

 

Benim itirazım yapılan hizmetin ücretlendirilmesine değildi.

 

Benim dikkat çekmek istediğim şey, dinî hizmetlerde samimiyet, hakkaniyet ve insanî vefa duygusunun kaybolmaması gerektiğiydi.

 

Fakat bununla da kalmadı.

 

Yıllar önce şahsımla ilgili ortaya atılan bir iftira, daha sonra hukuk önünde açığa çıktı. Hakkımdaki davalarda haklılığım ortaya çıktı ve mahkemeleri kazandım.

 

Ne var ki geçmişte bir şirket televizyonunda yayımlanan haber, daha sonra halk arasında tekrar tekrar anlatılarak sanki gerçekmiş gibi dolaşıma sokuldu..

Bakın; İmam şöyle yapmış.”

şeklindeki söylemlerle, hukuken geride kalmış ve gerçeği ortaya çıkmış bir mesele yeniden insanların önüne getiriliyordu.

 

BİR DE GÖRÜNTÜLER ÜZERİNDEN OLUŞTURULAN ALGI VAR…

 

Meselenin bir başka dikkat çekici tarafı da, televizyon ekranlarında yer alan görüntülerin cemaate ulaştırılarak yaygınlaştırılmaya başlanmasıdır.

 

Görüntüler üzerinden oluşturulan algının, insanlar üzerinde nasıl bir kanaat meydana getireceği ortadadır. Bir olayın tamamı, arka planı ve gerçek mahiyeti bilinmeden yalnızca ekrana yansıyan görüntüler üzerinden hüküm vermek; hakikati anlamaya değil, kanaat oluşturmaya hizmet eder.

 

İşte burada hepimize düşen sorumluluk şudur:

 

Gördüğümüz her görüntüye hemen inanmak değil, gördüğümüzün arkasındaki gerçeği araştırmak.

 

Çünkü görüntü gerçeğin tamamı değildir.

 

Bir televizyon ekranında birkaç saniyelik görüntüyle insanların zihninde yıllarca silinmeyecek kanaatler oluşturulabilir. Hele bu görüntüler daha sonra cemaat içerisinde elden ele, telefondan telefona, WhatsApp gruplarından sosyal medya hesaplarına taşınıyorsa, mesele artık yalnızca bir haber olmaktan çıkar; bir algı meselesine dönüşür.

 

Benim itirazım tam da bunadır.

 

Kimseyi peşinen suçlamak değil, hakikatin bütün yönleriyle ortaya çıkmasını istemektir.

 

Çünkü adalet, yalnızca bir görüntüye bakarak değil; bütün delillere, bütün taraflara ve bütün gerçeklere bakılarak tecelli eder.

 

Bugün bize düşen ise taraf olmak değil, hakikatin tarafında olmaktır.

 

 

Çünkü bazen bir görüntü çok şey anlatır; fakat hakikatin tamamını anlatmaz.

İşte burada çok önemli bir meseleyle karşı karşıya kaldım:

 

Bir insan hakkında ortaya atılmış bir iddia, daha sonra yanlışlığı veya asılsızlığı ortaya çıkmasına rağmen neden tekrar tekrar anlatılır?

 

Bir insan hakkında bir haber yapılabilir.

Bir iddia ortaya atılabilir.

 

Fakat daha sonra mahkeme önünde mesele açıklığa kavuşmuşsa, artık insanları eski bir iddiayla yargılamaya devam etmek adalet midir?

Ben yıllar içerisinde şunu öğrendim:

İftira bir kere atılır; fakat doğruyu bilmeyenlerin dilinde tekrarlandıkça büyür.

 

Bu yüzden Müslümanın sorumluluğu sadece duyduğuna inanmak değil, duyduğunun doğrusunu araştırmaktır.

 

Bir insan hakkında konuşmadan önce onu dinlemek gerekir.

 

Bir iddiayı aktarmadan önce doğruluğunu araştırmak gerekir.

 

Bir haberin arkasından hüküm vermeden önce, o haberin hukuki ve gerçek akıbetini bilmek gerekir.

 

Çünkü bir insanın itibarı, birkaç cümleyle zedelenebilir; fakat o itibarı yeniden tesis etmek yıllar sürebilir.

 

Benim Fransa’da yaşadığım bu olay da bana aynı hakikati bir kez daha gösterdi:

 

Din hizmeti, insanları birbirine karşı üstünlük kurmanın veya bir başkasını itibarsızlaştırmanın aracı hâline gelmemelidir.

 

Ben kimseyi toptan suçlamıyorum.

 

Bir cemaatin bütün mensuplarını, birkaç kişinin davranışı üzerinden değerlendirmiyorum.

 

Fakat yaşadığım tecrübeleri de yok sayacak değilim.

 

Çünkü insan bazen yaşadıklarıyla öğreniyor.

 

Ben de yaşadıklarımdan şunu öğrendim:

 

Cemaatler insanlardan oluşur; insanlar hata yapabilir.

Ama hakikat, cemaat mensubiyetiyle değişmez.

 

Bu nedenle benim ölçüm bellidir:

 

Cemaat değil, hak.

 

Şahıs değil, adalet.

 

Söylenti değil, hakikat.

 

Taassup değil, Kur’an ve sünnetin ölçüsü.

 

Ve her şeyden önce:

 

Duyduğuna hemen inanma.

Araştır.

Dinle.

Anla.

Sonra hükmet.

 

Çünkü bazen bir insan hakkında söylenen bir yalan, yıllarca onun peşinden gider.

 

Ama hakikat er ya da geç ortaya çıkar.

 

Ben bunu sadece kitaplardan okumadım.

Bizzat yaşadım.

Hakikati incitmeden, ama hakikatten de taviz vermeden yürümek en güzeli.